Öykü: İç Sesim – Aslı Ural

0
89

5 Mart 2019 23:45

Nasıl kesildiği anlamayıp bir süre sonra sızlamasıyla farkına varılan kesiklerle dolu bomboş geçen oyalanmış ömürün konulduğu yerde gündüzü değil, ay ışığı tınında ilerleyen adımlarla muhtelif sonu ihmalerle gözlemek: ergenlik şarkılarının anlam yüklemeden sırf huzur dolu hüzünlerini anımsayıp büyük bir beden de bir inç mutlu olmak için darmadağın biten romanın etkisinden kurtulmamayı göze almak gibiydi. Kalem tutamayan baş parmağın yetisiz oluşunu sigara yakmak için çakmağın tırtıklı taşını aşağı doğru çekildiğinde de anlamak, eşbah kişinin yalnız kaldığı anda longaz olmasına, savat sevdalısı gümüşün onunla beraber kararmasına müsaade eden güzeştenin ahı ile aynı ray da yol alıyor. Vagonlarda tansık gerçekleşmediğine sinirlenen orta yaşlı çocuğun raylardan çıkan kıvılcımları izleyemeyip uzandığı kibrit kutusundan çıkardığı her biri eşit olan çubukların daha yanmadan kibritin çöpü olduğunu farkedince göz kapakları inene kadar denizsiz manzarayı izleyip izinsiz sokağa çıkar gibi uykusuna kimsenin çağırmaması ümidiyle kaçmasıydı, yaşananların ecrinini beklemek.

12 Temmuz 02.12

Kendi dünyam da çizgilerle oyun oynayan bir çocukken büyümeyi reddeden haylaz bir ergene dönüştüm. Tiryakisi olduğum denizin benden uzak olmasıydı kendi dalgalarımın beni sırılsıklam edişi. Halının üzerine dağılan desenleri ilmik ilmik dokuyup bir bütün haline getiren anaç bir kadının hayranlıkla baktığı eserin, aynısını yaparken sıkıldığı gibiydi uyku…  Sonrasında sersem olan ruhumun bitkinliğini film gibi izlerken senaryosunun benden önce yazılmış bir hayatın sonunu düşünmek geceleri fırın ateşinden çıkan ekmekleri elinin yanmasına aldırış etmeden alan bir çırağın yüzünde ki ifadede gizliydi. Yaradana karşı mahçupluğum yüzünde karpuz çekirdeği kalmış bir çocuğun üstünde ki lekeler kadar belirgin, karpuzu kaldırmaya çalıştığında uğradığı hüsran, düşürdüğün de ise içinde büyümesine engel olamadığı pişmanlık… Her imtihan ağır çocuk kalk ayağa dediğimde bana attığı bakış, ve bileklerinde dağılan kan… Terbiye edilmemiş bir et parçasının kızgın yağa attığım da pişmesini beklerken yanmasını görmekti tövbelerim.Kabul edilir miydi? Koskoca bir muamma…


07.10.2018

Kırdar kırgınlığının kırlangıç çığlığını bastırdığı bir devirdeyiz. Yerine yenisini koymaya çalıştıkça yinesine denk gelen terlik döngüsünde ki iflasın eşiğıne minder atmış oturuyoruz. Çevirip büktüğümüz bileklerin hırsı, sinsileşmiş aydınlığın resmini çizen ressamın fırçasında saklanmış… Ne kadar boyanırsa boyansın siyah beyaz baktığımız hayatların içinde ki o ahenkli renklerin bedenlerinde  barındırdığı aydınlığın son nefeste bıraktığı iz kadar ilk, anne karnından ayrılırken yaptığı serserilik kadar sondu yaşamak. Kazalar, pencereleri dar olan atların, şahlanırken gökyüzü ile birleşmesiyle başladı. İçlerinden beyaz, güzeller üzeni delikanlı çağında ki atın heybeti nam salarken savaşlarda nallarının yükü sırtındakini aştı. Sözde kiymetli bu atın, kılıç darbesi ile değilde, susuz kalmasıyla çatlayan organlarının onu öldürmeye başlamasıyla gösterdiği cüret, sırtında ki su dolu ibriğin onunla beraber devrilip parçaları kurumuş bedenine batarken muhtaç olduğu suyun yer de menderes oluşunu izlemesi, bakışlarında ki nefret ve daha önce hiç ağlamamasına rağmen vücudunda ki son damlayı gözünden akması ile biten hayatı koca bir hiçti. Elleri benlerle boyanmış yaşlı ihtiyarın evine öldükten sonra asılan fotoğrafı kadar anlamsızdı. Üstünü örttükçe açan bir bebek inadında ki anıları bir daha hiç açılmamak üzere kapandı.

13 Eylül 2018 01:32

Yaşanmayan herhangi bir insana yüklenmeyen aşklarımla ranzanın altına kirpi gibi sinmiş, dikenlerime rağmen Eylül’den teselli bekliyorum . O aşkın bedende ki yokluğu kuşun kanadından dökülen bir tüy gibi hafifletici, nereye düşeceğini bilmediği kadar ağır. Yalnızlık, senfonisi yapılmamış eksik şarkınının öylece bırakılması kadar nankör, bir hırsızın beş kuruş etmeyeceğini bildiği alçıdan yapılmış bibloyu çalması kadar aptal, kasabın eti değil limonu keserken parmağını doğraması kadar talihsiz, sigaramı yakmak için rüzgara siper ettiğim parmağımı yakıp sigaramı kuru bırakan çakmak ateşi gibi küs, keskin nişancının avını vurması kadar net, ne kadar güzel ağırlansa ağırlansın alacaklı edasında, kapının tokmağı ile menteşesi arasında mesafe kadar yakınmış gibi geri dönen misafir, bazen ev sahibi…Bazen de bayram günü defalarca şeker toplamaya gelen çocuklar gibi taze, ellerine tutuşturulmuş buruşmuş market poşeti gibi eski, kompozisyon başlığını unutuldu diye on puan kıran öğretmen gibi cimri, torununa okul harçlığını veren dede kadar mert…Nereye bağlanırsa oraya düğümlenen halat, ne limanı seçmeye, ne de halatı değiştirmeye vakit var.

15 Eylül 00:53

Sekizinci katta kimsenin üstüne düşmemek için aşağı baktıktan sonra geriye açılıp koşar adım kollarını sevdiğine sarılmak için açan bir meczup edasıyla kendini öylece bırakan kızın çaresizliğini, uçurumun kenarına manzarayı görmek için yaklaşmaya cesaret edemeyen insanların hor gördüğü bir dünyadan selamlar. Dervişler Abdallar eskide kalmış, ölü aşk diyarlarında cesetler çürümüş, komşunun kapı zili bozulmuş, binalar virane hallerine olan samimiyetini yitirmiş, Lala Paşa Camii gibi pişman gülüşler restore edilmiş, deniz köpürse de kayık yolunu bile bile kaybetmiş… İhalesi ahirete kalmış gün geçtikçe kabaran bir dosya var ellerde kendinden çok emin iş adamı gibi taşıyan da var, belki bir umut diyip özen gösteren de… Çocuklar olup bitenden habersiz. Eve girdiğin de annenin yüzüne, baba eve gelince babanın yüzüne birde ellerinde ki varsa poşete bakar. Poşette muz ya da kinder sürpriz varsa ne ala. Poşet yok baba suratında ki mahçupluğu gizlemek için taktığı sinirli bir maske varsa sıkıntı büyük. Pantolon sekiz harften oluşan bir kelime, iki bacağa geçirilip giyilen kumaş, maliyeti seksen yüz lira olan nesne. Pantolon bu değil, pantolon bir babanın çaresizliği, paçavra bedenlerde ki bencillik, görünmez olduklarını sanıp kaliteli pelerinin ardında saklanmış yırtık zihniyet. Pantolon…pantolon… pantolon… Pantolon televizyon da söylediklerinden çok dudak hareketlerine dikkat edilen bir bey ya da hanımefendi tarafından bir ya da iki kez asık surat çatık kaşla sunulan bir hafta sonra unutulan vefazlıklardan sadece biri…

YanıtlaYönlendir

Cevap Ver

Yorumunuz
Adınız