Bir Yeşilçam Klasiği: NECDET TOK│Sinemada bir ömür… 650 film kurgusuyla ulaşılan onur…

0
60

Türkiye Gazetesi’nden İrfan Özfatura Yeşilçam’ın emektarlarından ünlü Kurgu Yönetmeni üstad Necdet Tok ile tadına doyum olmayan bir söyleşi gerçekleştirirse…

İrfan Özfatura’nın “Bugün sizi Yeşilçam’ın eski montajcılarından Necdet Tok Ağabey ile karşı karşıya bırakacağım. Bakalım nasıl dalacak hatıralara.” diyerek giriş yaptığı o röportajla sizleri baş başa bırakıyoruz.

Bu işe 969-70 yıllarında başladım, görüyor musunuz yarım asrı aşmış, dün gibiydi daha. O zamanlar 15-16 yaşındayım, çocuk sayılırım. Suat Yalaz’ın çizdiği Karaoğlanlar vardı, okuyanlar bilir hani hain Camako ile çekişirdi daima.

Millet bayılırdı, tefrika halinde çıktığı gazetenin tirajını katlamıştı hatta. Suat Yalaz filmini de çekmeye karar verdi. Abdullah adlı bir çocukla anlaştılar. Abdullah’ın boyu posu, kaşı gözü yerinde, atletik, sempatik, dövüşten anlar. Takkeyi de takınca çıktı mı dergideki sima. İlk bölüm “Altay’dan Gelen Yiğit”. Eminim başaracak, ihtimal ünlü bir artist olacak bundan sonra.

Ona adını değiştirmemiz lâzım dediler, Dumrul, Hakan, Buğra, Kaan gibi bir Ortaasya ismi bulacaklar. İtiraz etti “Ben adımı değiştirmem asla!”

-Ya aslanım bak Cüneyt Arkın bile Fahreddin Cüreklibatur’dur aslında.

-Yok anam babam ne koyduysa o, büyüklerimi alamam karşıma.

Suat Yalaz da Ankara’dan bir tiyatrocu getirdi, adı Kartal soyadı Tibet, Karaoğlan onunla devam etti yoluna.

Abdullah sektörden elini eteğini çekmedi. Beni tanır severdi. “Seninle bir film (Kağnı, Ecel Tarlası) çekeceğiz” dedi, “abi kardeşi oynayacağız tamam mı?”

“Tamam” dedim, “bana uyar.”

-Maslak’ta bir plato kiraladım, sıkı bir art direktör var arkamızda. Şimdi kış, sen gel git takıl, kısmetse başlarız bahara.

Gittim baktım koca bir hangar, dekorlar, iskeleler, panolar. Anahtarları da verdi bana. “Mukayyet ol buralara.”

CAN SIKINTISINDAN…

Sabah açıyorum, akşama kadar ne gelen var, ne giden. O zamanlar Maslak dağ başı kaldım mı bir başıma. Aç mısın, susuz musun diyen yok. Kimse arayıp sormuyor, para vermiyor.

Yapacak iş de yok. O gün sobayı yakmış yatmışım, baktım anahtar döndü yuvasında. Şırak şırak! Kapı açıldı, içeri bir adam girdi. “Hayrola hemşerim” dedim, “sen de kimsin ya?”

-Ben buranın sahibiyim!

-Ne sahibi abicim, Abdullah’ın değil mi bura?

-Abdullah benim kiracım. Bak sobayı da harlatmış yayılmışsın koltuğa, yakacaksın mekânı iş açacaksın başıma. Kalk söndür onu!

Duvar dibinde yangın malzemeleri olur malum, su ve kum dolu 6 kırmızı kova.

-Söndür mü diyorsun?

-Evet derhal!

Alırsın abi kovaları boca edersin kafadan. Sobanın içi kıpkızıl köz, nasıl buhar, duman. Anahtarını da savurdum, “sahibiysen hayrını gör hadi bana Eyvallah!”

Birkaç gün geçti. İstinye’de arkadaşlarla geziyoruz, baktım yine o adam karşımda. Meğer Kunt’un babası Sabahaddin Tulgar imiş. Eski bir baş komiser, insan sarrafı adeta. Bu sefer alttan aldı “Oğlum sen nereye kaçtın ya. Bak Abdullah da seni arıyor, çekime çıkacaklar.”

-Bana ne çıksınlar.

-Ön tarafa bir stüdyo yaptık, görmen lâzım. Yeni cihazlar alındı, sen ne meraksız çocuksun ya.

-İyi güle güle kullanın.

-Gel bir gör, hoşuna gidecek inan.

-Yok amcam ben bu işi sevmedim. Kusura bakma.

-Yarın sabah misafirim olacaksın. Filmler nasıl bağlanıyor şekilleniyor bir izle. Beğenmezsen dönersin zoru yok ya! Davete hayır denmez! Bekliyorum mutlaka.

KATILDIM KAPILDIM

Gittim “Sarı Arabanın Esrarı” adlı bir filme dublaj yapıyorlar. Ooo kimler yok ki Saadettin Erbiller, Saide Keskinler. İçeride beş altı tiyatrocu rabarba yapıyor. Seslerine aşinayım zaten, bir hoş oldum, şöhretler dolaşınca etrafımda.

Laboratuvar, karanlık oda, hepsi de ilginç geldi bana. Filmler yıkanıyor kurutuluyor. Baktım makineyi lüp yapmışlar, makara dönüyor. Makiniste yardım edeyim derken akşamı bulduk. Acil bir işmiş, dağılmadılar sabahladılar. Ben de onlarla. Neyse bağlandı, bitti, millet gitti, ortalığı topluyorum. Baktım Sabahaddin Bey geldi. “Nasıl beğendin di mi?”

-Beğendim.

-Kaçmadığından belli.

Bir zarf çıkardı “koy bunu cebine!”

-Abi bu ne?

-Yarın saat 9’da geliyor, işbaşı yapıyorsun. Hayırlı olsun, beraberiz bundan sonra.

Filmden kaçmıştım ama stüdyo işi beni sardı. Sabahaddin Bey beni hiç boş bırakmazdı, koş oraya, koş buraya!

Montaja gidiyorum karanlık bir oda, usta öğretmek istemez, beni başından savar. Hem kibarca da değil elinin tersiyle kovarak. Ben biraz dolanır çay getiririm “çık dışarıya!”

Biraz gezer yine damlarım. “Abi kahve yaptım sana.”

-Tamam bırak oraya, kapıyı dışarıdan kapa!

EL Mİ YAMAN BEY Mİ?

Ama aklıma koydum, atılmış filmlerden kese biçe bir şeyler montajlamaya başladım. Senkron tutturmaya ses eşlemeye çalışıyorum kendi başıma. Aradan üç ay geçti kurguyu, negatif montajı, ses çekimlerini, film basmayı öğrendim. Geceleri bile kafa yoruyorum, olmaz denilen işler nasıl aşılır acaba?

Müdürümüz Cemal Bey, Albay emeklisi güzel bir insan. Spastik bir çocuğu vardı beni de evladı yerine koyar. Bir gün sarıldı kucakladı.

-Hayrola Cemal amca? Bayram seyran…

-Oğlum buradan kimler geçti, alayının aklı havada. Ama senin maşaallahın var!

Bazen iş olur bazen olmaz. O gün boşuz. Sabah erkenden gelmiş makinenin tozunu almışım, gıcır gıcır bal dök yala. Baktım yerde bir para. Büyük bir şey değil, sanırım 20 lira.

Aldım Sabahaddin Beye götürdüm, “abi birisi düşürmüş galiba!”

-At oğlum cebine, kim bilir kimin? Sahibini nerden bulcaz?

-Yok abi almam.

-Ya ben diyorum alsana.

-Cık, kul hakkı olur sonra.

Bıraktım masaya. Meğer parayı koyan kendiymiş, test vaziyetleri. Sonradan söyledi bana.

AMA BU ÇOCUK DAHA!

Neyse montajcı işi bırakıp Almanya’ya gitti, bana geç otur dediler koltuğa. Kovboy Ahmet bir film çekmiş geldi, elinde makaralar.

Yerli kovboy filmleri iş olsun torba dolsun kabilinden çekilir, tabiri caizse sallama.

-Evet kiminle yapıyoruz montajı?

Sabahaddin Bey beni gösterdi “İşte Necdet orada.”

-Ama bu çocuk daha.

-Siz bir başlayın hele, onu konuşuruz sonra.

O zamanlar presler filan yok, giden plan ile gelecek planı tam yerinden kesmen lâzım. Atlama zıplama olursa sıkıntı. Ekleme yapsan kare gider, yeniden say işaretle iş uzar. Yerinden kestin mi cuk, sanat bu işte, altın makas.

Yeşilçam da tek darbe sesi vardı, diz geçirince de onu döşerler, kafa atınca da… Yabancı filmlerin müziksiz yerlerindeki efektleri melanj yapıp çoğaltmıştım. Çeneye vurunca başka ses döşüyordum, mideye vurunca başka. Sonra yumruk tam yüze değecekken öbür plana geçiyor ve iki kare fazla veriyordum. Küt ve baaam! Kodu mu oturtan tatlarda.

Kare kare incelemişim Amerikalıların öyle döşüyordu zira.

Adamlar bir memnun kaldı, bir memnun kaldı anlatamam. Gitmiş sağda solda anlatmışlar, al sana reklâm.

SUPERMEN HAŞİM

Kunt Filmin çekimlerine ben de giderdim sette halledilmeyecek işler olur, bana sorarlar. Hollywood Süpermen’i çekmiş yer yerinden oynuyor.

Yerliler de taklide başladılar. Kunt “haydi biz de yapalım” demez mi. Yapalım da koşarak süperlik olmaz, uçması lazım. İyi de ne sistem var, ne para.

Aklıma geldi, stüdyo büyük nasıl olsa, tavana çıta çaktırdım aydınger gerdirdim. Turizm Bakanlığının hava görüntülerini sinema makinesi ile okuttuk panoya. Rumeli Hisarı var, Topkapı Sarayı var, Kız Kulesi var. Ne istersin daha. Film haraketli Süpermen sabit, uçar gibi oldu ama.

Lup yaptım habire dönüyor. Bu taraftan bakınca arabalar geri geri gidiyor ama seyirci zor anlar. Geneller için de Kuntun hanımı Barbi bebeğe pelerin dikti, belinden misinayla astık tavana. Yakın planlar için bi boyacı merdiveni bulduk. Bizim Süpermen Haşim adında çok temiz bir arkadaş. Zaten ilk ve son filmi oldu, bir daha da takılmadı Yeşilçam’a. Boyacı merdivenleri olur, çıktı üzerine eğildi kameraya. Elini de yumruk yaptı, uçuyor güya ama pelerin dalgalanmıyor. Üfle müfle olmuyor. Kunt’a “abi yok mu evde bir saç kurutma?” Olmaz mı dedi kaptı geldi, pelerini havalandırdık, saçlar dalga dalga. Haydi Süpermen aşağıdakilere el salla.

Bi sürü Süpermen çekildi ama bizim ki uçunca fark attı onlara, gişe gişe para.

DÜNYAYI KURTARAN ADAM!

Zamanla Cüneyt Arkın filmleri baymaya başladı. Osman film vardı Rahmetli Mehmed Karahafız, Çetin İnanç’la “Dünyayı Kurtaran Adam”ı çekiyorlar. Büyücüler, buruşuk suratlar, canavarlar, şunlar bunlar.

Çetin Abi dedim. Filmin başında bir kayanın arkasından iki kafa çıkıyor Cüneyt Arkın’la, Aytekin Akkaya. İyi ama nerden geldiler buraya? Bir uzay gemisi ile inmeleri lâzım di mi en azından.

-Tamam öyle de bir maket yaptıralım dedik 25 bin dolar. Filmin bütçesinden fazla.

-O kolay abi, geçen Soyuz kalkış yaptı ya. Haberlerde dönüp duruyor, maket filan da değil essah.

-E tamam kapalım o zaman.

-Bir de bunların kafaları açık abi, oksijen ney yok, ölecekler fezada.

-Ah keşke elimizde uzay elbisesi olsa.

-Ya boş ver uzayını, motosiklet kaskı da olur icabında.

O günlerde Maslak’ta in cin top oynuyor. Sadece sürat sevdalıları gelip Hacıosman Bayırında pati çekiyor. İki motosikletliyi yakalayıp çaya çağırdım, kek kurabiye derken kasklarıyla birkaç plan aldık. Bence yeterdi ama abarttılar, ellerine bir Star Wars kopyası geçirdiler, başladılar aparmaya. Ne cesaret ama.

“Dünyayı Kurtaran Adam” Türkiye’yi tanıtan filmdir aslında, kült film. Spielberg bile yazmış “bunda çok mantıklı bir kurgu var.” Mekâna (Kapadokya) hayran oluyorlar sonra. Peri bacalarından İstanbul’dakilerin bile haberi yok o yıllarda.

FİYAT ÇEKTİM AMA…

Memduh Ün bir film çekmiş, hayli iddialı. Ancak beklenmedik aksaklıklar çıkıyor, çekim uzuyor.

Perşembe akşamı geldiler, Cuma bayram. Cumartesi Pazar kimseyi bulamaz ortalıkta.

Gel gör ki film Pazartesi on sinemada birinci ayak. Eğer götürüp teslim edemezse tazminat ödeyecek, taahhüdü var zira.

Hazırlanmış çıkıyorum, Kunt “bak Memduh abi gelmiş” dedi, “böyleyken böyle, eğer sana uyarsa…”

-Mümkün mü Abi? Filmi işaretleyeceksin, dublaja gireceksin, senkron tutacak, negatif montaj, test kareleri, laboratuvar, renk ayırımı… On tane kopya basılacak o bile iş başlı başına.

-Ne isterse vereceğim diyor ama.

Ben de vazgeçsin diye uçtum: “12 bin lira versin yapayım o zaman, stüdyo masraflarına da karışmam!”

Kadir İnanır’ı filan oynatmış, mekanlar, figüranlar, masraf doksan bin lira. Yani 12 bin lira çok büyük para.

Memduh Abi geldi öfkeli “ne oluyo ya! Filme ortak mı çıkıyorsun yoksa?”

-Sen bilirsin abi, hadi bana müsaade, bayramınız mübarek ola!

-Ya dur bi dakika, nereye gidiyorsun, konuşuyorduk şurada.

-Abi pazarlık yok, işine geliyorsa.

-Tamam ülen, yalnız yetiştiremezsen 12 bin liranı alırım, bakmam gözünün yaşına.

GİRMESE MİYDİM ACABA?

Neyimi alacak o kadar param hiç olmadı ki hayatta. Bir yandan eyvah diyorum, hapı yuttun oğlum Necdet, 3 gün uyku muyku yok sana.

Ver makaraları dedim, ceketi çıkardığım gibi daldım olaya.

Sıradan dublaja girdik bir kısmı seslendiriliyor, hemen senkron yapıyoruz, bir yandan Sezai (Elmaskaya) yıkayıp getiriyor, abi bu kısımdan onar tane basıyorsun. İş yürüyor ama ucu ucuna.

Pazartesi sabah oldu son kopyanın beş on dakikalık kısmı kalmış. Kanepeye uzanmışım, bayılacağım yoksa.

Baktım Mercedes geldi, o zaman Maslak yekpare arsa. Motor sesi duyan koşuyor cama.

Memduh Ün girdi bakışları alaylı “yetiştiremedin di mi?”

Kopyaları gösterdim “Hangisini istersen seç” Hiç unutmam 4 numarayı aldı, taktık oynattık, adam nasıl mutlu sevinçten uçuyor “hemen dağıtın bunları sinemalara.”

Bana döndü “Bin arabaya!” Levent’e geldik büyük bir banka. Adamlar düğme ilikliyor Memduh Bey hoş geldiniz filan. Koltuk gösteriyor, çay veriyorlar. 12 bin lira çekeceğiz dedi, bi hoş oldular. Sabah sabah o kadar para yok belki kasada. Neyse deste deste pangınotlar geldi. Pantolonun arka cebine tıktım, ceketin iç cebine, çoraplara. Olmadı gömleğin içine doldurdum çuvallama. Bilsem pazar çantası alırdım yanıma. Ama hayrını görmedik, o başka.

GETİRSENE BİZE DE

Hareketli filmlerin montajı zordur. Bir saniye 24 kare. Biz on kare, beş kare kesip yapıştırıyoruz, canımız çıkıyor adeta. Halbuki aşk filmlerinde bir kız, bir oğlan, bağla planı aksın dakikalarca…

Yönetmenlere sitem ederdim “Abi getirsenize bize de Türkan’lı bir şeyler! Yok mu elinizde Filiz, Hülya?”

-Sen aşk filminden ne anlarsın ya?

-Benim için teneffüs onlar. Çocuk oyuncağı.

O yıllarda sinemalarda iki film birden oynar, biri ana film, öbürü harcıalem hani dolgu kıvamında. Ama benim elimden geçen yardımcı filmler de ezilmezdi diğerinin yanında.

Bir gün abimle sinemaya gittik Beşiktaş’ta. Biri benim kurguladığım siyah beyaz bir avantür. Biz “vurdulu kırdılı” derdik onlara. Bir ara salonda alkış koptu. Biri mi geldi acaba? Abim “Seni alkışlıyorlar oolum” dedi, “jenerikte adın geçti millet ayakta.”

Devrin seyircisini görüyor musunuz ne dikkat var ama?

Neyse bizimki bitti, ana film başladı sinema boşaldı, çıkan çıkana.

Ben filmin ucuzuna pahalısına bakmaz, gerekeni yapardım itinayla. Çünkü o senin imzan, belki 40 yıl sonra çıkacak karşına.

Bazen gelirler 16’lık çekmişler, belli paraları az. Özene bezene bir montaj yapardım, on numara. Sonra eğilir kulaklarına fısıldarım. Alın götürün TRT’ye, girsinler yayına.

-Yok abi nerdee, yaklaşabilir miyiz yanlarına?

-Sen beni dinle. Sadece şu fatofito sahneleri atalım, mâlum Kurumun da kendine göre kaideleri var.

Götürürler, hemen sokarlar yayına. Kurgu kusursuz zira. Sevinçle gelirler “abi kabul oldu” ellerinde kadayıf, baklava.

TOZ KONDURUR MUYUM

Derken evlendim. Sektör dengesiz, parasız kaldığın günler olur. Ama Rabbim büyük, bir gün bile muhtaç etmedi ona buna. Sabah aç çıkıp, akşam tok döndüğüm çok oldu. Hatta bir seferinde iyice sıkıştım o gün hem kira verilecek, hem taksit ödenecek mobilyacıya.

Sabahaddin bey cebime bir zarf koydu. “Gözün aydın iş çıktı sana!” Borçları dağıttım kapıyı dolu filelerle çaldım hatta.

Bir gün telefon. Bildiğim bir yapımcı. “Necdetçim nasılsın şeker kardeşim, iyisin inşaallah.”

-Buyur abi?

-Eee şey bizim bir filmimiz vardı da.

-Biliyorum abi filanca ile bağlıyorsunuz, şu şu safhada. (Herkesin haberi olur, piyasa küçük zira.)

-Öyle de Necdet’çim, finali sen toparlayamaz mısın acaba?

Film normal akıyor, finalde kavga dövüş, intikamlar alınacak sonunda. Biliyorum o kardeşimiz aventure mesafeli, zor toplar. Ama ezdirmedim. “Arkadaşımın başladığı işe elimi sürmem” dedim, “yüz yüze bakıyoruz şurada.”

-Ama isminizi kendisi verdi.

-Yanında mı şimdi?

-Yanımda!

-Ver telefona!

Verdi “kardeşim beni sen mi tavsiye ettin onlara?”

-Evet.

-Paranı aldın di mi? (Yaparlar çünkü, biriyle başlatıp, öbürüyle bitirir, ikisine de takarlar.)

-Ben hakkımı aldım abi, problem yok o mânâda. Ama kavga dövüş senin işin, açık söyleyeyim kalkamam altından.

YAZ TAHTAYA BİR DAHA

Peki dedim yönetmene, fiyat bu işinize geliyorsa.

-Kabul ediyoruz.

-Baştan bana getirseler yine aynısını alacaktım oysa.

Yarım günde bağladım, seviniyorum terlemeden yorulmadan iyi para.

Ama taktılar, o hafta bekledim boşuna.

Neyse iş kopyası hazır, kaldırdım attım zulaya. Bunlar sekiz bölümün dublajını yapıyor, geliyorlar dokuza. Açıyorlar kutuyu bakıyorlar şutlar. Şut dediğimiz montajdan artanlar, kırpıntılar. N’apçaklar şimdi? Mecbur kalıyorlar mı beni aramaya.

-Necdetçim biz dublaja gircez de kopyayı bulamadık, bi yanlışlık mı oldu acaba?

-E hani benim para?

-Kusura bakma ya, ben arkadaşa dedim de, o da berikine söylemiş de filan…

-On dakikaya para elime geldi, geldi. Yoksa sizi tanımam.

Anında parayı ödediler, filmlerini aldılar.

Beni bilen yönetmen gelir “Şunla, şu kavga edecek, öbürü de gelip kızı kurtaracak.”

-Tamam abi sen git, gerisini bırak bana.

80 öncesi Fitaş’ta Alain Delon filmlerinin oynadığı zamanlar. Elektrikler kesiliyor. Ne iş var, ne para. Takır takır adam vuruyorlar sokakta. Bir gün Beşiktaş’tan Taksim’e gideceğim dolmuş boş, ortalıkta sadece köpekler geziniyor. Bilirsiniz o eski Amerikan otomobilleri . Şoför yaslanmış kapıya bekliyor. Sordum “nerede bu millet?”

-Abi sen çoktandır sokağa çıkmadın galiba. İki saatte dolmaz bu araba.

-Al sekiz kişi, yürü o zaman.

Oldu mu cep dolu, bekler miyim durakta.

VE FİLMİN KOPTUĞU AN!

O akşam babam bütün kardeşlerimi topluyor, soruyor “Necdet nerede?”

Yok diyorlar. Gözleri doluyor. Neyse onlara bir nasihat, vasiyet kıvamında.

Ben gece geç geldim, ayarsız vaziyetteyim, çekildim yattım odama.

Dalmışım babamı gördüm rüyamda. Elini uzattı. “Ben sana hakkımı helal ettim oğlum, sen de et bana.”

-Baba benim sende ne hakkım olabilir ki?

-Olsun helal et.

Elini öptüm helalleştik. Uyku tutmadı. Kalktım baktım koridorda, sırtını duvara yaslamış ayakta. Acıyarak baktı bana. Ne bakış ama. Şefkat merhamet ne desen var. Yuğdu yıkadı adeta.

Sabah işe geldim, geçtim makinenin başına. Ne iştir bilinmez, elektrik var, kayış düzgün, motor sağlam ama dönmüyor. Bir telefon geldi. “Abi gel babam iyi değil.” Sabahaddin Bey tecrübeli adam. Bir dilaltı verdi. Koş yetiştir.

Gittim İnna lillah…

Çok isterdim, başında olamadım son anında. Makine söyledi ama uyanamadık mevzuya.

Baba işte, ne olursa olsun büyük bir güç arkanda. Kaybedince kolun kanadın kırılıyor.

Ailem abdestli namazlı insanlar. Babam zaten ehl-i takva. Zaman zaman anlatırdı. “Bu kulağınızdan giren öbüründen çıksa da belki bir şeyler kalır arada.”

HU MU ÇEKİYORSUNUZ?

Haşim’le (bizim Süpermen) o Cuma İstinye İtfaiye Camiine gittik. Saf tuttum müminlerle omuz omuza. Alnımı seccadeye koydum, koptum. Doğruldum başka bir Necdet devam etti namaza. Ah o secde! Nasıl anlatsam.

Değişmek de kolay değil. Yeşilçam piyasası mâlum, başladılar mı alaya: “Ne o len molla mı oldun başımıza?” “Siz şimdi hu mu çekiyorsunuz yoksa?”

Aldırmıyorum, müşteriye buyurun çayınızı deyip ayrılıyor, namazımı kılıveriyorum iki dakkada.

Bir arkadaş sitem etti. “Ya eskiden yerdik içerdik, şöyle gezer, böyle eğlenirdik. Söyle n’oldu sana?”

-İyi de ben bunları hatırlamak istemiyorum ki. Yerlerde süründüğümüzü niye anlatmıyorsun? Arkadaş dediğin o zaman ikaz ederdi. Yakama yapışır “bu yol yol değil” derdi delikanlıca.

Âlemcilerden uzak durmak için sakal bıraktım, iyi de oldu, ufaktan girdiler hizaya.

Kunt’un babası Sabahaddin Bey hastanede yatıyordu, ziyaretine gittim. “Seni çok severim Necdet” dedi, “altının içine koysam bakmazsın asla.”

-Abi estağfirullah.

Çok hayır yapardı, fakir fukarayı gözetir, kışın odun kömür yollar. Sessiz sedasız ama.

Son nefesinde kelime-i şahadet getirerek gitti. Şahidim. Ben vardım başında.

Yeşilçam’da adam gibi adamlar da gördük, madam gibi adamlar da…

PARA PEŞİN, KARA MEŞİN

O gün parasızım cebimde son bir on lira. Gidelim, bi bakalım Beyoğlu’na.

Dön dolaş tık yok, millet çekilmiş ayak altından. Artık eve döneceğim ki arkadan biri bağırıyor. “Necdet bey, Necdet Bey!”

Baktım, bir berber, elinde köpüklü ustura.

Müşterisi beni aynadan görmüş, çağır gelsin demiş adamcağıza.

Bildiğim yapımcılarda biri. “Necdet’çim elimizde bir onaltılık var. Müsait misin acaba?”

-İyi de abi, sen para vermezsin ki adama.

-Olur mu canım öyle şey, dur hemen vereyim hatta.

Cebinden bir tomar çıkardı, tık tık saydı bir kısmını koydu avucuma, “şimdilik al bunu, yarısı da bittikten sonra.”

Kalanı taktı ama o gün işim görüldü, gerisi kimin umurunda?

VARDIR BİR HAYIR

TRT 2 açıldı. Eleman arıyorlar, bana da haber yolladılar.

Gittim “Seni mutlaka alacağız” dediler, “ihtiyacımız var zira. Yalnız usulen komisyona girmen lâzım, kılık kıyafetine bir şekil yap. Anlarsın ya!”

Binayı dolandım. Namaz nasıl kılınır burada? Bodrumda bir oda varmış, tahta koymuşlar paspasların yanına.

Neyse komisyon toplandı. Beni imtihan ne hadlerine? Gelsinler ders vereyim onlara. Ama tipime baktılar, almadılar.

Tevekkülümü bozmadım. Yâ müfettihal ebvâb. İftah lenâ hayral bâb

Tolgay Ziya çok iyi bir yardımcı yönetmendir. Yönetmenlerden fazla kazanır hatta. Osmancık çekilince geldi “Necdet bunu senin bağlaman lâzım mutlaka.”

-İşimiz bu abi, eğer önümüze gelirse mahcup etmeyiz evelallah

Lâkin Yücel abi bana vermedi. Olsun, günü gelir görüşürüz. İntikam değil işimizle vuracağız. Takdirini kazanarak.

Halbuki sevdiğim bir insan. O ki “Birleşen Yollar”da Türkan’a türban taktırdı, ne isterim daha.

EN ZOR İŞ İŞSİZLİK

Minyeli Abdullah’ı çektiler. Yine vermedi bana. İkisine de ritim katar, uçururdum oysa.

Nazif genç bir talabe o sıra. Türkiye Gazetesinden deyince alâka gösterdim. Merâkla soruyor: Nasıl kesiyorsun abi? Nasıl bağlıyorsun? Ya kare tutmazsa?

Anlattıklarımı tez kavrıyor, belli ışık var.

Neyse Minyeli’nin ikinci bölümü için anlaştık negatifleri bekliyorum. Zaman geçiyor, ses çıkmıyor.

Bir gün yüzümü karartıp sordum “Abi işi başkasına mı verdiniz yoksa?”

-Yaaa kusura bakma. Yücel Abiye senden bahsettik “ben onu tanımıyorum” dedi, üsteleyemedik, biliyorsun karar onda.

-Tanımıyorsa yaptığım filmlere bakar. Zor değil ki, iki dakikada farkı anlar.

Yok yıkılmayacağım, Rabbim bi kapı açacak bana.

ATTI TRT, TUTTU TGRT

Demeye kalmadı pat telefon “Abi ben Nazif. Kurdoğlu’nun çekimleri bitti alıp getiriyorum sana!”

-Peki Yücel Abi?

-Abi o şimdi mebusluk sevdasında. Koşturup duruyor Afyon dolaylarında.

-Top sende yani, tamam o zaman.

-Peki borcumuz n’olacak?

-Fiyatlar böyle böyle. İster ver, ister verme. Boşum nasıl olsa.

Başladık ama ellerinde çekim senaryosu yok. Ben bilirim bu işleri, çaktırmadan alırlar kıskaca.

– Hikayeyi hatırlıyor musunuz peki?

-Abi işte Kurdoğlu şuradan geliyor, buradan çıkıyor. Bakıyorum klaketler de oturmuyor. Neyse Arif ve Nazif’le oturduk soktuk yoluna. Film sessiz ama ben dudak okuyarak da kesip parçalarım icabında.

Bu arada muhalifler bir hanım artistin adını kullanmış, “Yücel Çakmaklı’nın kızı” diye laf çıkarmışlar. Kazanacağı kesindi, hoop tepe takla.

Rahmetli bir sabah göründü yorgun. “Oh be nihayet geldik işimizin başına.”

Nazif’le Arif’e “siz izletin” dedim “ben çay içiyorum aşağıda.”

Yücel Bey seyretmiş. Bayılmış. Çay ocağına geldi sarılıyor, bırakıyor bir daha. “Necdet kardeşim, ben seni bilememişim. Artık şefimizsin. Beraber çok iş yapacağız inşaallah.”

HATIRNAZ İNSAN

Kurdoğlu’nu Şafak Stüdyosunda Enver Abi’ye seyrettirdik. Çok sevindi, bizi tek tek kucakladı birer altın sıkıştırdı avucumuza. Eksikleri noksanları vardı, iş kopyasıydı oysa.

Eğilip kulağıma sordu “burada namaz kılacak yer var mı?” Gel Abi dedim çekildik bir köşeye, film kutularının kartonlarını yırttım yaydım, imam oldu bana.

Ayrılırken ekibi davet eti, bekliyorum Cağaloğlu’na.

İçimden bunlar bana haber vermez diyorum, müdür takımı kendi aralarında toplaşırlar.

Duymuş gibi geri döndü “Necdet kardeşimi unutmayın ha, istiyorum mutlaka!”

Suphanallah! Bu çok tesir etti bana.

Neyse Bişr-i Hafi’ye gittik. O gün bir hava var Urfa’da. Bulutlar portakal gibi, hüzmeler iplik iplik dökülüyor. Hani filtre kullansan öyle olmaz. Nefis resimler. Gök boyanmış bezenmiş bizi bekliyor adeta.

İş bitti yağmur, çamuru indirdi aşağıya. Beyazlars bulamaca döndü bir anda.

Ihlara mıhlara derken son sahne Eskişehir Battal Gazi’de. Topladım çekilen makaraları tak tak tak makas. Yücel Abi son sahneyi bitirip geldi, o gün montaj tamam. “Hayatımda bu ilk” dedi “çekimin bitiği gün kopya masamda.”

Jenerikte bir ayak izi düşünmüşler pıt pıt gidiyor. “Karışmak gibi olmasın ama” dedim, “bu filmin ağırlığını bozar!”

“Kalsın” dediler kaldı.

Enver abi seyretti. “Bunu kaldıralım yakışmıyor.”

İçimden “Oh be canım abicim” dedim, tercüman oldun duygularıma.

GAM YEMEM DAHA

Bişr-i Hafi Hazretlerini oynayan Yılmaz Zafer Fatih çocuğudur. Karagümrük’ten tanırım, bu filmde özünü buldu adeta “Necdet Abi bu benim en iyi filmim” dedi. “Böyle bir zatı oynadım ya! Gam yemem daha!”

Dertleşirdik bu piyasa bize göre değil derdi. “Şu işleri bi yoluna koyayım, ekmeğime bakacam bundan sonra.”

Çok geçmedi vefat etti. Çocuğunu doya doya alamamıştı kucağına. Hakkını verelim Perihan da çok iyi baktı ona.

Kurdoğlu 2’de Ali Osman Efendi sahnesi var. Yılmaz Köksal’la karşılıklı vuruyorlar, cengaverin kılıcı sekiyor, lâkin ihtiyar kayayı yarıyor boydan boya.

İyi de nasıl çekmeli acaba?

Kaldır kılıcı bir çekim yaparsın, kaldır biraz daha, yine çekim daha, sonra bir daha. Motor, stop… Motor, stop. Yedi sekiz defa.

Gülüşüyorlar “indir, kaldır, kah kah kah”.

Verin filmleri, bir bağladım hayran kaldılar.

Kameramana gösterdim. “Metin gel abicim bak bakayım şuna?”

-Harika ya. Abi bu kadar olur anca!

SAYIN YÖNETMENİM

Nazif ve Arif hevesli çocuklar ama kağıt üzerinde yapımcı görünüyor, çekime karışamıyorlar. Boşluğu değerlendirip cesaret verdim “Yönetmen sensin abicim. Otur bakayım şu koltuğa!” Ben sonuna kadar yanındayım. Haydi Bismillah!

Bir girdik iç içe iki film çektik o hızla.

İşte Nazif orada pişti, aldı yürüdü sonra.

Bazıları vardır, iş yapmaz kusur arar. Yok Ali Osman Efendi Kur’an-ı kerim okurken papaz niye kulaklarını tıkamış da filan…

Enver Abi cevap verme ihtiyacı hissetti: “Eğer dinlese kalbi yumuşar, Müslüman olurdu, öyle değil mi çocuklar?”

-Aynen abi, maksadımız oydu zaten burada.

Film arasına reklamlar da çekmiş yerleştirmiştik. Bu anlaşmamızda yoktu oysa. Bir para takdir etmişler, getirdiler bana.

Aldım ama içime sinmedi. Ertesi gün götürdüm muhasebeye iade ettim, “buna gerek yok abicim, küçük işler, lâfı bile olmaz.”

İşte o günlerde Enver abi haber göndermiş “sorun bakalım Necdet’e, bizimle çalışmak ister mi acaba?”

5 yıl kadar TGRT’de çalıştım. Tıkır tıkır sigortamı yatırdılar, emekli oldum. Aldığım paranın da hayrını gördüm fazlasıyla.

Evet işimiz ayrıldı ama gönlümüz asla. Bizim dostluğumuz mezara kadar. Halk Film çatısı altında 100 küsur film yaptık. Hepsi ahlaki hikâyeler, medeniyetimizi anlattık dünyaya. Bazen “Ah be Enver Abi” derdik, “seyretse severdi mutlaka!”

Buluşacağız İnşaallah.

Ayrılık olmayan mekânda…

Cevap Ver

Yorumunuz
Adınız